İstanbul’un Vatanseverliği ve Millî Birlik
İstanbul’un vatanseverliğinin yeni ve yüksek bir örneğine bir kez daha şahit oluyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı seçimlerin yenilenmesi kararı […]
İstanbul’un vatanseverliğinin yeni ve yüksek bir örneğine bir kez daha şahit oluyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı seçimlerin yenilenmesi kararı […]
Bir yanda martılar, diğer yanda kuşlar Zafer gemisinin üzerinde uçarken tabutun üzerine çiçekler bırakıyordu. Kalbi yaralı İstanbullular, kara, deniz ve hava orduları ile büyük bir saygı gösterisi düzenlediler. Şehrin iki kıyısı, Avrupa ve Asya yakaları, hınca hınç doluydu; kalabalığın yoğunluğuna, matem duygusuna karşı koyamayacağı, adeta eriyip yok olacağı izlenimi veriyordu.
Saat 13.27’de Zafer, Yavuz gemisine yanaştı. Yavuz’un zabitanı ve efradı selam vaziyetindeydi. Önce Büyük Millet Meclisi üyeleri cenazeyi gemiye aldı, ardından denizcilerimizin elleri üzerinde tabut, mor kadifelerle hazırlanan sehpanın üzerine konuldu. Yavuz’dan atılan bir top, Marmara’nın engin ufuklarında yankılandı. Bu sırada dost ülkelerden gelen gemiler de top atarak büyük lidere son saygılarını gösterdi
Zaferleri ve insanlığa yaptığı hizmetlerle tanınan kahraman Türk ordusu, tarih boyunca yalnızca savaş meydanlarında başarı kazanmakla kalmamış, aynı zamanda medeniyetin ışığını da gittiği her yere taşımıştır. Türk ordusu, milletin en zor ve en buhranlı dönemlerinde vatanı zulümden, felaketlerden ve büyük tehlikelerden koruyarak kurtarmıştır. Bu nedenle milletin gözünde ordu, sadece bir askerî güç değil, aynı zamanda bağımsızlığın ve güvenliğin en güçlü teminatıdır.
Cumhuriyet döneminde de ordunun bu yüksek görevi değişmemiştir. Modern askerlik anlayışı, disiplin, eğitim ve güçlü karakter ile Türk ordusu görevini aynı sadakat ve kararlılıkla sürdürmeye devam etmiştir. Devletin temel değerlerini koruma, vatanın güvenliğini sağlama ve milletin huzurunu teminat altına alma görevi her zaman ordunun en önemli sorumluluğu olmuştur. Bu kutsal görevin, geçmişte olduğu gibi gelecekte de aynı
Dişlerindeki bir rahatsızlık sebebiyle tedavi görmekte olan Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’da bir süre daha kalacağı öğrenilmiştir. Aynı gün öğleden sonra saat ikide, her zamanki maiyetinde bulunan kişilerle birlikte Elhamra Sineması’na gitmişlerdir. Saat 17.10’a kadar süren özel bir gösterimde “Gazi Çiftliğinde” adlı filmi izlemişlerdir. Bu film, kendi izinleriyle Fox şirketi tarafından çekilmiştir.
Daha sonra, Gazi’nin Amerikalılara hitaben yaptığı konuşmalarla ilgili sesli bir film de gösterilmiştir. Bu filmde, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi İngilizce olarak Türk inkılabını anlatmakta ve Gazi’yi Amerikalılara tanıtmaktadır. Gazi ise Türkçe konuşmasında, iki demokrat milletin birbirlerine duydukları dostluk ve sevgi üzerine düşüncelerini ifade etmiştir. Bu gösterim, hem kültürel hem de siyasi bakımdan dikkat çekici bir nitelik taşımaktadır.
Deniz üzerinde toplanan binlerce kişi, büyük bir coşku içinde “Yaşa Gazi” ve benzeri tezahüratlar yapıyordu. Bu sesler, gecenin karanlığını doldururken, fener alayına katılan herkesin heyecanını açıkça gösteriyordu. Sadece kayıklar ve sandallar değil, aynı zamanda liman şirketine ait mavna filoları da istimbotlar tarafından çekilerek bu görkemli alaya katılmıştı.
Mavnalar bayraklar ve defne dalları ile süslenmiş, ayrıca meşalelerle aydınlatılmıştı. Bu süslemeler, deniz üzerinde oldukça etkileyici bir görüntü oluşturuyordu. Fener alayının ilerleyişi sırasında düzen ve güvenlik sağlanmış, tüm deniz araçları uyum içinde hareket etmişti Daily Sofia Tour.
Saat ona yaklaşıyordu. Ancak trenden hâlâ kesin bir haber gelmemişti. Kalabalık giderek artıyor, herkesin gözü kulağı istasyondan gelecek bir işaretteydi. Nihayet iki dakika sonra, heyecanı daha da artıran bir haber kulaktan kulağa hızla yayıldı:
Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın treni, Derbent İstasyonu’nda kısa bir gecikme yaşamıştı.
Bu haber, bekleyen kalabalıkta ne bir huzursuzluk ne de bir dağılma yarattı. Aksine, herkes biraz daha sabırla ve aynı coşkuyla beklemeye devam etti.
İzmit halkı, omuz omuza öyle sıkı bir şekilde toplanmıştı ki adım atmak bile güçleşmişti. Güneş yakıcıydı, hava sıcaktı; fakat kimse bunu umursamıyordu. Herkesin aklında tek bir düşünce vardı: Kurtarıcıyı, Gazi’yi görmek. Yüzlerde yorgunluk değil, sevinç okunuyordu. Saatler geçtikçe zaman sanki yavaşlıyor, her dakika insanlara bir yıl kadar uzun g
Atâ Efendi, Osmanlı döneminde matbaacılık alanında görev yapmış bir kişidir. Çemberlitaş’ta bulunan Vezir Hanı içindeki Şirket-i Sahhafiye-i Osmaniye Matbaası’nın müdürü olarak çalışmıştır. Hicrî 1317 (Miladî 1899–1900) yılında hayatta olduğu bilinmektedir. Ancak kendisi hakkında bu bilgilerin dışında ayrıntılı bir kayda rastlanmamıştır. Hayatına dair bilgiler oldukça sınırlıdır ve daha çok resmî belgelerle sınırlı kalmıştır. Bu nedenle Atâ Efendi’nin kişiliği, çalışmaları ve özel hayatı hakkında kesin hükümler vermek mümkün değildir. Hakkındaki temel kaynak Resmî Maarif Salnâmesi’dir.
İkinci Abdülhamid devrinde Beylerbeyi’nde yaşayan ve halk arasında tanınan bir başka Atâ Efendi ise tamamen farklı bir kişiliktir. Bu Atâ Efendi, Boğaziçi’nin bu güzel köyünde “meczup” olarak anılan, halk
Doç. Dr. Fahri Atabey, 1952 yılından itibaren Zeynep Kâmil Hastanesi’nde görev yapmaya başlamıştır. 1860 yılında kurulmuş olan bu köklü hastanenin, çağın gerisinde kalmış yapısını yenilemek için yoğun çaba göstermiştir. Onun öncülüğünde hastane restore edilmiş, fiziki şartları iyileştirilmiş ve modern tıp anlayışına uygun bir sağlık kurumu hâline getirilmiştir. Bu çalışmalar, Zeynep Kâmil Hastanesi’nin yalnızca İstanbul için değil, tüm ülke için önemli bir ana ve çocuk sağlığı merkezi olmasını sağlamıştır.
Doç. Dr. Fahri Atabey, 1953 yılında Zeynep Kâmil Ana ve Çocuk Sağlığını Koruma Cemiyeti’ni kurmuştur. Bu cemiyet aracılığıyla hastaneye büyük katkılar sağlanmıştır. Cemiyetin girişimleri sayesinde hastaneye 200 yataklı bir çocuk hastalıkları pavyonu ile 150 yataklı bir kadın hastalıkları pavy
Bu odada, karyolanın başucuna denk gelen duvarda, Tevfik Fikret’in kendi eliyle kurşun kalemle çizdiği babası Hüseyin Efendi’nin bir portresi yer almaktadır. Bu portre, şairin babasına duyduğu derin sevgi ve saygının çok güçlü bir ifadesidir. Resmin altına Fikret tarafından yazılmış şu dizeler bulunmaktadır:
“Melek babacığım
Benim gözümde bugün hâiz-i şehadetsin,
Şehîd-i sıdk u hamiyyet, şehîd-i gurbetin.”
Bu dizeler, yalnızca bir evlat duygusunu değil, aynı zamanda Tevfik Fikret’in şiir anlayışını ve ahlaki duruşunu da yansıtmaktadır.
Portrelerin altında, küçük bir vitrin içinde Tevfik Fikret’e ait bir fes sergilenmektedir. Bu fes, şairin günlük hayatından günümüze ulaşan sade ama anlamlı bir hatıradır. Deniz tarafına bakan duvarda ise, Fikret ölüm döşeğinde yatarken ress
Bu şehir, çevresindeki bağları, bahçeleri ve mesire yerleriyle adeta bir cennet köşesidir. Her biri, eski kavimlerden Âd halkının efsanevi İrem bağlarını andıran güzellikte gezinti ve dinlenme alanlarıyla doludur. Şehrin meyveleri bol ve sulu, toprağı bereketlidir. Bu verimli topraklarda yetişen ürünlerin tadı dillere destandır.
Suyunun tatlılığı ve havasının yumuşaklığı sayesinde halkın yüzleri nurlu, görünüşleri güzeldir. Erkekleri yakışıklı, kadınları zarif ve alımlıdır. Halk düzgün konuşur, tatlı dilli ve güler yüzlüdür. Onların konuşmaları sanki İsa Peygamber’in mucizelerini hatırlatır, yürüyüşleri bile adeta ruha huzur veren bir zarafet taşır.
Bu şehrin halkı genellikle sipahi ve han nökeri olarak bilinir. Ancak tamamına yakını Şii mezhebindendir. Aralarında küfür ve kötü söz kullananlar da bulunur. Yine de şeh