Atatürk Bulvarı İstanbul’un Büyük Yolu
Atatürk Bulvarı, İstanbul’un en geniş ve önemli yollarından biridir. Cumhuriyet döneminde, Dr. Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı sırasında […]
Atatürk Bulvarı, İstanbul’un en geniş ve önemli yollarından biridir. Cumhuriyet döneminde, Dr. Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı sırasında […]
Atatürk’ün Ankara’ya gitme ihtimali üzerinde düşünülürken, sağlık durumunda ani ve ciddi bir kriz daha ortaya çıkmıştır. Bu sırada Atatürk şiddetli nöbetler geçiriyor, zaman zaman çevresini tam olarak tanıyamayacak bir hâle giriyordu. O gün doktor Suadiye’de bulunurken saraydan acil bir telefon almış ve hemen gelmesi istenmiştir. Bunun üzerine Kadıköy’e gönderilen motorlarla vakit kaybetmeden saraya gidilmiştir. Saraya ulaşıldığında Atatürk’ün oldukça ağır bir durumda olduğu görülmüştür.
Atatürk oturur vaziyetteydi ve sürekli bağırıyor, şiddetli ihtilâçlar gösteriyordu. Çevresindekiler onu yatırmak istedikçe buna karşı çıkıyor ve “Bırak, bırak” diyerek müdahaleye direniyordu. Bu durum, hastalığın ne kadar ağır bir safhaya ulaştığını açıkça göstermekteydi. Doktorlar vakit kaybetmeden müdahale etmeye karar ver
1 Eylül 1932’de Gazi Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe Sarayı’ndaki bürolarında çalışmalarını sürdürmüştür. Akşam üstü Boğaziçi’nde kısa bir gezinti yapmış ve Torba civarında bir süre dinlenmiştir.
2 Eylül günü, dünya güzellik kraliçesi Keriman Halis Hanım’ın teşekkür telgrafını almış ve ona şu cevabı göndermiştir:
“Keriman Halis Hanımefendi, Fındıklı Apartmanı – Kabataş. Telgrafınızı aldım. Başarılarınız vesilesiyle memleketimiz ve Türk kadınlığı hakkındaki saygılı düşüncelerinizden ve şahsıma dair güzel sözlerinizden çok memnun oldum. Başarılarınızın devamını dilerim, kızım.
Gazi Mustafa Kemal.”
Bu ileti, Gazi’nin gençler ve özellikle Türk kadınlarının başarılarına verdiği önemi göstermektedir.
3 Eylül akşamı, Beyoğlu’nda otomob
21 Ağustos 1927 tarihinde Üsküdar’da meydana gelen yangın felaketi, yaklaşık 400 evi etkilemiş ve halk arasında büyük bir üzüntü yaratmıştır. Gazi, yangınzedelere derhal yardım edilmesi için 5.000 lira tahsis etmiş ve bu paranın acilen dağıtılmasını emretmiştir. Bu adım, Cumhurbaşkanının halkın ihtiyaçlarına duyduğu yakın ilgiyi ve sosyal sorumluluk anlayışını göstermektedir. Üsküdar halkı, Gazi’nin ilgisi ve hızlı müdahalesi karşısında derin bir memnuniyet duymuştur.
25 Ağustos günü Cumhurbaşkanı, tüm gününü Dolmabahçe Sarayı’nda çalışmalarla geçirmiştir. 26 Ağustos’ta İstanbul’a gelen milletvekillerini kabul etm
Ertuğrul vapuru ağır ağır yol alıyordu. Deniz üzerinde ilerleyişimiz yavaş fakat son derece görkemliydi. Yol boyunca Türk Ocağı, Şirket-i Hayriye, Emniyet-i Umumiye Cemiyeti, ticaret ve borsa çevreleri, yabancı vapur acenteleri, çeşitli yardım ve kültür cemiyetleri ile adlarını levhalarından okuyamadığımız daha birçok kuruluşun özel vapurları dizilmişti. Ayrıca Ameli Hayat mektepleri başta olmak üzere pek çok okulun öğrencileri de sahillerde ve deniz araçlarında yerlerini almışlardı. Herkes, bu tarihi geçişe tanıklık etmek istiyordu.
Bu sırada denizdeki manzara adeta bir resmigeçidi andırıyordu. Bahriye birlikleri büyük bir düzen ve disiplin içinde seyrediyor, ortaya etkileyici bir görüntü koyuyordu. En önde Ertuğrul yatı bulunuyor, arkasından Hamidiye ve Barbaros kruvazörleri ilerliyordu. Onları torpidolar takip ediyordu. Bu
Küçük Bedros Atamyan, sahneye çıktığında söylediği birkaç kelimeyle tiyatro izleyicilerinin dikkatini bir anda üzerine çekmiştir. O an kuliste bulunan Hassa Mimarı Hagop Bey Balyan, onu tebrik ederek, “YasTüm, himâyemi kabul etmeni rica ederim. Sende istikbalin büyük bir aktörünü görüyorum!” demiştir. 1863 yılında gerçekleşen bu olay, Atamyan’ın sahneye olan ilgisini ve yeteneğini pekiştirmiştir.
Atamyan, mesleki eğitim ve sahne terbiyesi için çeşitli ustalardan ders almayı denemiş, ancak kişisel gayreti ve tutkusu sayesinde başarıya ulaşabileceğini fark etmiştir. Bir süre Ekgiyan’ın yönetiminde staj yapmış ve geçim için küçük tiyatro kumpanyalarında sahneye çıkmıştır. 1869 yılında Güllüye Tiyatrosu’na katılmış, birkaç ay sonra Fasulyeciyan ile turneye çıkarak Nahcivan’a gitmiştir. İki ay sonra İstanbul’dan gelen bir mektupla ailesinin evinin yandığını öğrenince aceleyle vatanına
1249 Ramazan’ında (1838) Tayyar Efendi vefat etti. Ev halkı, bazı yaşlılar ve çalışanlarla birlikte yaklaşık yirmi kişi, Ala Bey’in eline kalmıştı. Atâ Bey ise 1250 Saferinde (1834), Hazine Kethüdası Bekir Efendi’den ruhsat tezkeresini alarak saraydan ayrıldı. Üsküdar’da akrabalarından birinin evinde misafir olarak kalmaya başladı ve ailesini geçindirecek iş aramaya koyuldu.
O dönemde Tophane Müşîri Ali Rıza Efendi, Atâ Bey’e ilgi göstermişti. Ancak Ali Rıza Efendi, Ayasofya Camiinde uğradığı esrarengiz bir cinayet sonucu hayatını kaybetti. Bu vesileyle Atâ Bey, Koca Yusuf Paşa’nın biraderzâdesi Sadreddin Bey’in dostluğunu kazanarak iltizam işlerinde çalıştı. Bu görev nedeniyle Anadolu’nun birçok kasaba ve köyünü gezdi: Amasya, Harput, Malatya, Sivas, Maraş, Tokat, Ankara, Çankırı, Tosya, Osmancık, Çorum, Sinop, Ereğli, Şile, Amasra, Bafra, Samsun, Merzifon, Lâdik, İskilip, Sungurlu, Sandıkl
Aşkî Efendi, Osmanlı’nın son dönem meddahları ve orta oyunu sanatçıları arasında yer alan önemli fakat yeterince tanınmayan bir isimdir. Onun sanat hayatına dair bilgilerimizin büyük bir kısmı, merhum Sermed Muhtar Alus’un İstanbul Ansiklopedisi için kaleme aldığı notlardan gelmektedir. Bu notlar, hem Aşkî Efendi’nin sanat anlayışını hem de dönemin eğlence kültürünü anlamamız açısından çok kıymetlidir.
Sermed Muhtar Alus’un aktardığına göre Aşkî Efendi, özellikle kış gecelerinde İstanbul’un çeşitli kahvehanelerinde meddahlık yapmıştır. Divanyolu’ndaki Arif Kahvesi, Beyazıt’taki Merkez Kahvesi ve Vezneciler’deki Şems Kahvesi, onun sıkça sahne aldığı mekânlardandır. Ancak zamanla Karagöz ve meddahlık sanatının eski parlak günlerini kaybetmesi, Aşkî Efendi’nin de hayatını zorlaştırmıştır
Tebriz’in dördüncü kurucusu, Hicrî 694 (Miladî 1295) yılında hükümdar olan Sultan Muhammed Şam-ı Gazan’dır. Onun zamanında şehir, adaletli yönetimi sayesinde öyle gelişmişti ki sınırları bir yandan Liyan Dağı’na, diğer yandan Sincan Dağı’na, Ucan Dağı’na ve Şehlan Dağı’na kadar uzanıyordu.
Adaletle yönetilen Tebriz, kısa sürede ilim, sanat ve zenginliğin merkezi hâline geldi. Şehir, güzelliğiyle bütün dünyada tanınır olmuş, “cihan süsleyen şehir” olarak anılmıştır.
Sultan Şam-ı Gazan, Tebriz’in çevresine güçlü surlar yaptırdı. Şehrin büyüklüğü öyleydi ki bir yaya, bu surların çevresini dört günde dolaşabilirdi. Bu dönemde, Abbâsî halifelerinden el-Mütevekkil Alallah tarafından yaptırılmış olan eski iç kale de hâlâ ayaktaydı.
Zamanla şehir, pek çok hükümdarın eline geçti; bazen h